top of page
  • Yazarın fotoğrafıBiriz Aydinç öztüzemen

Daha Yaklaş

Saate baktım, gece yarısına az bir vakit kalmış, tam yatmaya hazırlanıyordum ki televizyondan gelen müzik beni geri, salona çekti. Hani afili şarkılardan, dinledikçe dinleyesi getiren cinslerden. Blower’s Doughter; Closer filminin müziği…Şöyle bir anımsayarak parmağımla saydım;1,2,3 bir de en son yine TV.de 4…Tam 4 kere seyretmişim bu filmi,dördünde de keyif almışım, merak etmişim,şaşırmışım,sonra hak vermişim,sonra afallamışım,vay be demişim…artık son izleyişimde,sadece mimiklere odaklanmışım iyice ezberlediğimden…İşin ilginç tarafı o gece beşinciyi seyredeyim mi diye de hiç bocalamadım.

Günümüz insan ilişkilerine son derece gerçekçi bir boyutta bakan, özellikle insanın içinden geldiği gibi davranabilmesi duygusunu ön plana çıkarıp gerçekleri açık açık söyleyebilmesi gibi bir tabana oturmuş muhteşem bir Mike Nichols filmi Closer…

Bu film öyle akşam haberlerinden sonra izlenecek cinsten değil.

Akşam yemeği yenir, haberler biter, varsa çocuklarla ilgilenilir, ertesi gün giyilecekler hazırlanır (muhtemelen ya zor kalkacaksınız,ya da şanslı bir insansanız hiç uyumayacaksınız),salon hoş bir havaya getirilip, şarap açılır…Ve film başlar.

Mekan Londra, son derece kalabalık bulvarda yürüyen onca insan, yüzlerce insan…

Fonda müzik;

‘Gözlerimi senden alamıyorum, kendimi senden alamıyorum’

O kadar kalabalıkta, aralarında mesafe olmasına rağmen adam kadını görür,kadın adamı…


Birbirlerine ve kaderlerine doğru yürümektedirler. Çekim ağır, hatta zaman durmak üzeredir sanki. Kadın, kırmızı ışığı, adama baktığından dolayı göremez, geçer ve araba çarpar…Yerde yatarken adam koşar,yanına gelir. Ve insanın aşk konusunda sınır tanımayan isteklerini rahatlıkla ortaya koyan, tiyatro oyunundan çevrilmiş enteresan film başlar.

Bir striptizci (Natalie Portman),bir yazar (Jude Law), bir fotoğrafçı (Julia Roberts) ve bir doktor (Clive Owen)

Birbirinden farklı iki erkek,iki kadın…

(En iyi yardımcı erkek ve yardımcı kadın oyuncu,altın küre…)

Konuşmak için konuşmayan dört karakter, dördü de kendi hazzının peşinde, üstelik yalansız...

Filmi sürükleyen usta oyunculuk ve vurucu diyaloglar; ayrıca filmde zaman atlamalar da iyi işlenmiş.


Çaresiz bir şekilde aşık olan kadını, bencil bir adamı ya da çaresizce aşık bir adamı ve bencil bir kadını olabildiğince iyi anlayabilmenizi sağlıyor.


Sade bir bakışla, belki de içinden hala çıkılamayan aşk kavramının biraz sert, biraz vurucu işlenişi…

Bir insanın karşı cinsle iyi bir ilişkisi varken, başka bir insandan etkilenebilmesi ve onunla birlikte olabilmesi mümkün müdür?

Eğer bunlar sadece filmlerde olur diye düşünenler varsa eğer, hadi sizi hayat şimdiye kadar teğet geçmiş diyelim ama işin garibi, bu, sizi kimse sır paylaşacak biri olarak görmüyor da demektir…

Ertesi sabah, tüm yalanlarla yeniden başlar.

Bütün ayrılık sahneleri insanları etkiler ama burada bir sahne var ki, düşünülmesi gerekir…


-Aşk nerede?

Onu göremiyorum, dokunamıyorum, hissedemiyorum, duyamıyorum; sadece birkaç kelime duyuyorum fakat senin basit kelimelerinle bir şey yapamam.

Yani anlaşıldığı üzere tek cümleyle filmi özetlersek,’Son derece gerçekçi’ diyebiliriz. Hani kendi hayatımızda kaldıramayacağımız cinsten…

Kişiler bir ilişkiden sonra nasıl bir ruh hali içine giriyor?

Doğruyu bilmek ne kadar işe yarıyor?


-Beni sevdin mi?

-Seni hep seveceğim, seni incitmek istemiyorum.

-Peki, neden yapıyorsun?

-Çünkü bencilim, onunla daha mutlu olacağıma inanıyorum. İlk görüşte aşka inandığınız zaman, bakmaktan asla vazgeçemezsiniz…


Kimilerine bu film çok ağır gelebilir.


Dedim ya başta, aşk acısını tatmış, şanslı bir insansanız eğer, sabah artık sizin için olmuştur…


Not: Bu yazı 3 Nisan 2010'da yazdığım blogdan alıntıdır.

bottom of page