top of page
  • Yazarın fotoğrafıBiriz Aydinç öztüzemen

Son İstasyon

Bana doğru gelen hiç bir şey yok; O yüzden ben kendimi hep gitmek zorunda hissediyorum.

İdeallerimin yolunda ilerliyorum ama “ideal” ne demek onu da tam anlamıyla bilmiyorum. Ama bir ideal lafıdır, almış başını gidiyor.

Senin idealin ne?

Oğlumun ideali… ya da

En büyük idealim….

Örnekleri saymakla bitmiyor.


Gerçekten, nedir ideal? Şu anki durum değil, o gerçek. Olmak istenilen vasfa, ya da mesleğe; yaşamak istediğin şehre ya da eve; gitmek istediğin ülkeye ideal denmesi kafamda karmaşa yaratıyor. Yani sanki ideal sözlük anlamıyla amaç gibi kullanılıyor ama olduğun durumdan daha iyi olmak muhtemelen, daha doğru yapmak bazı şeyleri belki ve daha mükemmel olması kastediliyor.

(Tabii doğru nedir, kime göre, neye göre doğru? başlı başına tartışılır günlerce…)

Ama şunu biliyorum idealleri uğruna çevresini darmadağın eden çok insan var. Kötü mü yapıyorlar?

Kesinlikle hayır…


Sex And The City mi, The Last Station mı? Gittim geldim geçen Cuma. İkisi de aynı gün girdi vizyona. Sonra ikincisine girdim,fena da yapmamışım…


İdealleriniz mi? Vazgeçilmez aşkınız mı?

Tolstoy’un hayatının son dönemlerinde aşk ile ideallerinin arasında kalan sancılı süreci anlatan, o dönemi çok başarılı şekilde yansıtan etkileyici bir film:’The Last Station’


Ölümle son bulan bir aşk; Ve bu esnada yaşanan, ölümle alevlenen başka bir aşk…


Jay Parini'nin Tolstoy hakkındaki biyografik kitabından uyarlanmış Michael Hoffman tarafından yönetilmiş filmde Tolstoy rolünde Christopher Plummer var. Tolstoy’un büyük aşkı Sofia’yı Helen Mirren oynamış ve çok da başarılı bir performans sergilemiş.


Yönetmenin de söylediği gibi bu bir Tolstoy belgeseli değil, evlilikler ve aşklar hakkında traji-komik bir film. Tolstoy bilindiği üzere çok yönlü bir kişilik, hayatının her 3 yılı bence film olabilir ki bu da ölmeden önceki birkaç ayını bize anlatılıyor.


Anna Karanina, Savaş Ve Barış, Diriliş romanlarını dünyada zannedersem okumayan kalmamıştır. Filmi seyrederken aklıma ilk gelen şu oldu:

Tolstoy’un “Çocukluğum,”İlk Gençliğim” ve “Gençliğim” üçlemesi beni inanılmaz etkilemişti.Eve gelince ilk iş şöyle bir karıştırdım Çocukluğum’u…

"Çocukluğun o tazeliği, tasasızlığı, güçlü inançları, sevme ihtiyacı geri gelebilir mi? İnsana yaşama isteği veren biricik erdem, masum bir sevinç ve sınırsız sevme ihtiyacı olduğuna göre, insanın çocukluk çağından daha güzel bir çağ olabilir mi? Yoksa yaşam bu gözyaşlarını, bu sevinçleri sonsuzcasına benden uzaklaştıracak denli ağır izler mi bıraktı ruhumda? Ve kala kala bir tek anılar mı kaldı?"


Tolstoy’un son aylarında yaşadığı bu trajedi ile ilgili sadece birkaç söylem okumuştum. Bu sebeple, bu film Tolstoy’u tanımak anlamında çerçeveyi tamamladı diyebilirim.


İzlemediyseniz, izleyin ve bir bakın bakalım;


Siz idealleriniz uğruna nereye kadar gidebilirsiniz?

Comentários


bottom of page